“Tâk-ı zafer”

, , Sende yorum yap

Cumhuriyet Bayrami, benim için bayrak, Atatürk, “tâk-i zafer”,”resm-i geçit” ve fener alayidir. Ben bayragima hayranim. Cumhuriyet bayramlarinda, evlerin ve sokaklarin bayraklarla donanmasi çocuklarin ellerinde bayrakla gezinmeleri, geçit törenlerine katilanlarin bayrak tasimalari beni costurur.
Geçen yil “olumsuzluklarin etkisinde, birseyleri kaybettigimizi farkederek” bayragi ve Atatürk’ü biraz daha fazla hatirlar olmustuk. Cumhuriyet Bayra-mi’ni biraz daha “coskulu” karsilamistik. Bu yil bu coskunun artmasini bekliyordum. Yanilmisim. Cumhuriyet haftasi bu yil Istanbul’da geçen yila göre daha “solgun” geçiyor. Sokaklarda daha az bayrak var. Evlerin çok azi bayrak asmis.
Bayrak insanlari biraraya toplayan, kalpleri birlestiren bir simgedir. Cumhuriyet haftasinda “bayragimizi hatirlamazsak” ne zaman hatirlayacagiz?
Bizler Mithat Cemal Kuntay’in ünlü “Yurt Duygulari” siirindeki heyecan ve huzuru duyarak bayragimiza sarildik.
“Düsmez yere hâsâ, o bizim bayragi-mizdir…
“Bir fecr olarak dogmadadir her dagimizdan…
“Ay yildiz, o mazideki bir süstür, emin ol;
“Atide günesler dogacak bayragimizdan…
Bu siir unutulmayacak iki misra ile biter:
“Ölmez bu vatan, farz-i muhal ölse de hattâ;
“Çekmez kürenin sirti o tâbut-u cesimi…
Bugünler için özellikle hatirlanmasi gereken misralar bunlar.
Cumhuriyet Bayrami ülkemizin çok zor kosullarda gerçeklestirdigi en önemli devrimin, yani Cumhuriyet Devrimi’nin bayramidir. En büyük bayramdir…
Ikinci Meclis’in ilan ettigi Cumhuriyet, günümüzün gençlerine dogru dürüst anlatilmamistir. Eger öncesindeki olaylari tam degerlendirirsek Cumhuriyet ilan edilmesinin tasidigi anlam gerçek degerleriyle kavranabilir.
Cumhuriyetin ilanindan üç hafta öncesine kadar, istanbul, saltanatin baskenti idi ve isgal altindaydi. 6 Ekim 1923’te Kurtulus ordusu istanbul’u geri aldi. Bir hafta sonra 13 Ekim 1923’te Ankara’yi baskent ilan ettik ve onbes gün sonra da cumhuriyet ilan olundu.
Üç yil ülkeyi meclis hükümetleri ile idare edenlerin her türlü siyasal örgüt karakterleri ve degerleri vardi ama, baskenti yoktu.
Cumhuriyet sanildigi gibi, savas bitip her sey günlük güneslik noktaya geldikten sonra ilan edilmis degildir. Birinci ve ikinci Büyük Millet Meclisi, çok sayida iç ve dis sorunla karsi karsiya kalmisti. Hatta, Atatürk’le birlikte Selanik’te mücadeleye baslayan dostlari ile yolu bir bir ayrilmaya baslamisti.
Sayin okuyucularim, acaba ben ve benim gibiler Atatürk döneminin yurtsever egitiminin etkisinden kurtulamadigimiz için midir ki hala bayrak, Atatürk, Cumhuriyet deyip duruyoruz…
Belki biz bayragin, Atatürk’ün ve
Cumhuriyet’in ne oldugunu yasayarak gören bir neslin uzantisiyiz… Belki degil… Mutlaka öyle…
Babam, bir genç “mü-lazim-i evvel” olarak Beylerbeyi Sarayi’nda Sehzade Abid Efendi’nin yaveri iken, istanbul’un isgalinin verdigi huzursuzlukla Anadolu’ya geçip Milli Mücadele’ye katilmis. Annemin babasi Üsküdar Kanun Zabiti iken herseyi birakip Anadolu’ya geçmis… Uzun mücadele dönemi sonunda her ikisi de istiklal Madalyasi ile ödüllendirilmisler. Babam Ankara’da Atatürk’ün muhafiz bölügünde iken siyasi huzursuzlukta kaybeden grupta oldugundan “mülazim-i sani” rütbesinde ordudan ayrilmis. Devlet memuru olmus.
Anadolu’da küçük sehirlerde dolanirken hem memuriyetine, hem geçmisine, hem de “istiklal Madalyasi” na o küçük topluluklarin verdigi degerden olsa gerek, “Halk Firkasi Baskani”, Hilal-i Ahmer Baskani”, “Tayyare Cemiyeti Baskani” sorumluluklari ona verilirdi… Babam da bu sorumluluklarinin geregi olarak her Cumhuriyet Bayrami, bulundugumuz sehri bayraklarla donattirir, bir “tak-i zafer” kurdurur, “tak-i zafer”i defne yapraklariyla kaplatir, tam tepesine Atatürk’ün resmini, resmin bir yanina “alti oklu bayragi”, öbür yanina “ay yildizli bayragi” astirirdi. (Gençlere açiklama: “Tak-i zafer, tarihi bir hadiseyi, zaferi anmak veya gelecek olan bir büyük kimseyi karsilamak için genelde geçici olarak kurulan, kemerli bir yapidir. Altindan insanlar, araçlar geçer.)
Sehrin en genis yolunun kenarina bir “tribün” konulur, tribün de bayraklarla süslenilirdi. Bayram günü, önce kaymakamlikta tebrik töreni sonra tribünün önünde resm-i geçit yapilirdi. Memurlar, esnaf, köylü temsilcileri, ögrenciler dizi dizi yürürdük… Tribünde, kaymakamin yaninda yeralan babam reye pantalonu, siyah ceketinin gögsündeki Istiklal Madalyasi ve yakasina ilistirilmis “Alti oklu küçük bez parçasi” ile sapkasini sallayarak geçenleri selamlardi. Aksam, “Halk Evi”nde Cumhuriyet Balosu olur, sokaklarda fener alayi yapilirdi… Becerikli itfaiye erleri kendi imalatlari havai fisekleri yakardi.
Sonra döndük dolastik Ankara’ya geldik… Ankara’da Cumhuriyet Bayra-mi’nda Hipodrom’da yapilan resm-i geçit için yer bulmak bir mesele idi. “Birinci Derece” devlet memuru olarak (o yillarda Ankara’da az sayida memur ve az sayida birinci derece memur vardi) babam gündüz giyinir, kusanir. Gögsüne “istiklal Madalyasi”ni takarak TBMM’deki tebrik törenine katilir, aksam frak giyerek annemle beraber Ankara Palas’taki Cumhuriyet Balosu’na giderdi.
Resm-i geçite katilmak, hele hele bayrak tasiyanlardan biri olmak benim en büyük zevkimdi…
Ne yapalim… Böyle büyüdük… Yanlis büyümüs isek, o zamanin sartlari bizi bu duygulara sevketti ise, simdi birilerinden özür dilememiz mi gerekecek? Hiç sanmiyorum… Böyle duygularla yetistigim için, böyle duygulan hâlâ yüregimde tasidigim için de mutluyum.
Ben bayragimi seviyorum. Atatürk’ü seviyorum.. Cumhuriyet Bayrami’ni seviyorum… Ve bunlarin çok önemli seyler olduguna inaniyorum…

 

Sende yorum yap