Vitali Hakko’nun kitabı “2. baskı” yaptı

, , Sende yorum yap

Vitali Hakko hayat hikayesini “Hayatim Vakko” 254 sayfalik bir
kitapta toplamisti. Ilk bes binlik baskisi tükenen kitabin ikinci
baskisinin yapildigini geç ögrendim. Ikinci baskidan Vitali’nin hayat
hikayesini bir defa daha okudum.
“Herkes sifirdan baslar, ben ise sifirin altindan basladim” diyen
Vitali, bir Musevi gencin, Cumhuriyet Türkiyesinde nasil basariya
ulastigini anlatiyor.
Fakir ailenin çocugu oldugu için, tahsilini yarida biraktigi için,
Müslümanlarin çogunlukta oldugu bir ülkede Musevi oldugu için yakinmiyor,
sizlanmiyor. Ayricaliktan söz etmiyor. Tam tersine güler yüzle, inançla
neler yapilabilecegini anlatiyor.
Biz var olusumuzu ve basarimizi Mustafa Kemal Atatürk’ün Batililasma
süreci içinde yer alan devrimlerine borçluyuz diyor…
Ben, ikinci defa okudugum kitabi sayin okuyucularim için özetledim.
Vitali hayat hikayesini söyle anlatiyor:
“Yedikule’de 1913 yilinda dogmusum. Evimiz iki katli idi. Biz iki
oda, bir mutfak ve tuvaletten olusan alt katta otururduk. Üst katta bir Rum
aile, yanimizdaki evde ise Karamanli Yusuf Efendi otururdu. Istanbul’un bu
kiyi semtinde bizler, Rum, Musevi, Ermeni, Arnavut, Müslüman Türk hep bir
arada yasar ve dilimiz ne olursa olsun çok iyi anlasirdik.
Babam Fransiz demiryolu sirketinde çalisiyordu.
Okul çagim geldiginde beni Kumkapai’daki Fransiz ‘Frere’lerin (din
adamlarinin) okuluna yazdirdilar.
On yasima bastigimda 1923 yilinda Cumhuriyet ilan edildi.
Cumhuriyet’i cosku ile kutladik.
1925 yilinda demiryollari Fransizlardan alindi. Babami isten
attilar. Imkanlarimiz daralinca okuldan ayrilmak zorunda kaldim.
Babamin marangozluga meraki vardi. Evin mutfaginda tahtadan askilar
yapardi. Haftada bir gün babamla Mahmutpasa’ya çikar, yol kenarinda onlari
satardik. Mahmutpasa’da babamla satis yaparken tanistigim Spiros isimli bir
Rum tuhafiyeci bana is verdi. Ilk isim, vitrini olmayan bu dükkanin önünde
durarak yoldan gelen geçeni içeri davet etmekti.
Ben ise basladiktan bir süre sonra babam evden ayrildi. Ayancik’ta
is bulmustu. Oradan Ankara’ya geçti. Mobilya cilaciligi ile hayatini
sürdürdü.
Patronum iflas edince Sultanhamam’in en sik kumas magazi Kamelya’ya
transfer oldum. Sonra Kapaliçarsi’daki Kupidis magazasinda tezgahtarliga
yükseldim. Kupidis’te yaptigim vitrinleri begenenler bana para ile vitrin
dekorasyonu yaptirmaya basladi. O sirada büyük Atatürk sapka inkilabini
gerçeklestirmisti. Kupidis’ler magazalarinda bir sapka bölümü açtilar. Beni
de basina koydular.
Çok çalismam, kendi isimi kurmam gerekiyordu. O zamanlar bir genç
ögrenimini yaptiktan bir is bulup çalismaya basladiktan bir süre sonra (bu
kimi zaman bir – iki, kimi zaman sekiz – on yildir) o isten ayrilip kendi
isini kurardi. Uzun süre ayni isyerinde çalisip isini kuramayanlara
‘yeteneksiz’ gözüyle bakilirdi. Bölünerek çogalma devri idi o yillar.
Diploma yok. Sermaye yok. Tecrübe var… Ama o da yeterli degil.
Azim… Bir tek o var. Ama yeterli tecrübe, bilgi ve sermaye olmadan azim
ne yapsin?
Ne yapacak?.. Tecrübeyi, bilgiyi ve sermayeyi edinene kadar
çalisacak. Ben de öyle yaptim.
Herkes sifirdan basladigini söyler. Ben sifirin altindan basladim.
On dokuz yasinda idim. Kendi isimin sahibi olmak için içim içimi yiyordu.
En iyi bildigim is sapka isiydi. Üstelik bunun için büyük bir sermayeye
ihtiyaç yoktu.
Ama askere gitmemistim. Askerlik hizmetini bir an önce bitirmek için
gönüllü olarak askere gittim. Askerden dönüste ablamin kocasi Rafael ile
Sen Sapka’yi açtik.
Sen Sapka’nin adini ben koydum. Bu benim felsefemi yansitir. Bir
insanin güler yüzlü, sen, kendinden hosnut ve iyimser olmasi için çok sey
gerekmez. Yeter ki, küçük seylerle yetinmesini bilsin.
O arada Ikinci Dünya Harbi çikti. Ikinci ve üçüncü defa askere
çagirildim. Üçüncüsünde on sekiz ay askerlik yaptim. Varlik Vergisi’nde
varligimizin yarisi kadar vergi istenildi. Taksitle vergiyi ödedim. Isimi
bozmadim.
Harpten sonra Boncukçuyan isimli bir ithalatçi dostum, elinde kalan
bir sandik yabanci mali basörtüsünü Sen Sapka magazasinda satilmak üzere
verdi. Basörtüleri kisa sürede satilinca, kendi markamizla üretmeyi
kararlastirdik.
Vitali’nin V’sini, kardesim Albert’in A’si ile birlestirip ‘VA’
yaptik. Sonuna, soyadimizin yarisini ekledik. Vakko markasi dogdu.
Basörtüsüne ‘esarp’ dedik. ‘Vakko esarbi’ ünlendi.
1948 yilinda Kurtulus’ta Rum mezarliginin karsisinda kendi emprime
atölyemizi kurduk. Bu Vakko’nun ilk üretim tesisidir. Bu tarih benim
hayatimin dönüm noktasidir. Fabrikanin açilisindan bes gün sonra 15 Eylül
1948 tarihinde Osmanbey’de bir apartmanin kapisinda görüp vuruldugum, High
School talebesi Ketty ile evlendim.”
Sayin okuyucularim… Okuduklariniz benim yaptigim özet. Vitali’nin
anlatimi çok farkli… Güler yüzlü, esprili. Gerçek hayat hikayelerine
dayali bir anlatim… Vitali’nin kitabini okuyunuz… Türkiye’de “her
seyden yakinan”lar yaninda bu ülkenin imkanlariyla basariya ulastigi için
mutluluk duyan Musevilerin de oldugunu görüp sevineceksiniz.
Güngör URAS^

 

Sende yorum yap