LONDRA’NIN ÜNLÜ LOKANTASI

, , Sende yorum yap

The River Cafe mutfağında deneyimi olan gençlerin çoğu şimdilerde İngiltere’nin ve Amerika’nın ünlü şefleri olmuşlar 

Ruth Rogers değişim programıyla yıllar önce İngiltere’ye gelen bir Amerikalı. Tasarım okumuş. İtalyan asıllı İngiliz mimar Richard Rogers’la evlenmiş. Kocası “lord” olunca, o da “lady” olmuş.

Ruth, yemek pişirmeye meraklıymış.
Kocasının İtalyan annesinden İtalyan mutfağının inceliklerini öğrenmiş.

Mimar kocası, Londra’da Thames Nehri’nin Kuzey kıyısındaki eski bir antrepoyu ofis binasına dönüştürdüğünde, 1987 yılında, Rose Grey isimli arkadaşıyla ofiste çalışanlar için binanın alt katında küçük bir kafe açmışlar. The River Cafe adını verdikleri bu kafe zamanla ilgi gördükçe büyümüş, büyümüş, binanın alt katının tamamında kocaman bir lokanta olmuş. Rose Grey erken yaşta ölmüş. Lokantanın ve daha da önemlisi mutfağın patronu şimdilerde Lady Rogers.

1987’den bu yana, The River Cafe mutfağında deneyimi olan gençlerin çoğu şimdilerde İngiltere’nin ve Amerika’nın ünlü şefleri olmuşlar.

Binanın alt katındaki lokantada hiçbir bölme yok. Yüksek tavanlı kocaman bir salon. Mutfak salonun arka bölümünde, açık bir mutfak. Mutfağın önünde ağzı salona dönük, içinde gürül gürül yanan odunların görüldüğü kocaman bir fırın var.

Salonun nehre bakan yanı tavandan yere kadar cam. (Güzel havalarda açılıyormuş). Salonun önü yemyeşil bahçe. (Güzel havalarda bahçeye masalar diziliyormuş). Biraz ileride Thames Nehri akıyor ama öyle cazip bir nehir görüntüsü yok.

Hem ferah hem bol ışıklı

Girişten sonra salona girildiğinde, nehre bakan sağ cephe boydan boya cam, soldaki duvarın önünde boydan boya, bir uçtan öbür uca bir tezgah. Servis elemanları tezgahla duvar arasından gidip geliyorlar. Tezgahın üzerinde günün zeytinyağlı yemekleri, tatlıları sergileniyor.

Salon hem ferah hem bol ışıklı. Servis elemanlarının çoğu genç kızlar. Hepsi bembeyaz önlüklerini kuşanmışlar. Güler yüzle hizmet veriyorlar.

Oray Eğin, Londra’da olduğumuzu öğrenip “Mutlaka gidin” deyince River Cafe’den haberimiz oldu. Cumartesi günü saat 12.30 dolayında River Cafe’yi bulduk. Binanın yanından nehir kenarındaki bahçenin çimenleri üzerinde yürüyerek “Lokantaya acaba nereden girilir?” diye bakınırken, camlı kapı açıldı.

“Soğukta, rüzgarda dışarıda kalmayın… Girin içeri” diyerek bir genç adam ilgi gösterdi. Daha sonra mekanın yöneticisi Bassem El Jundi olduğunu öğrendiğimiz genç adam “Sizin rezervasyonunuz hangi saatlere?”  diye sual eyledi. “Bizim rezervasyonumuz yok” deyince  “Üzgünüm… Bugün ve bu akşam hiç boş yerimiz yok” demez mi… Sonra, önündeki listeye baktı. “Saat 13.30’da kalkmanız şartıyla sizi bir masaya oturtabilirim. Ama kusura bakmayın saat 13.30‘da o masanın müşterisi gelecek” diyerek bizi salonun ortasında bir masaya oturttu.

Menü çok zengin

Hafif bir öğle yemeği için hafif yiyecekler seçtik. Bir tabak mozarellayı, bebek enginar kızartmasını, bir tabak domatesli makarnayı paylaştık. Tatlı olarak bademli kek yedik. İki kadeh beyaz şarap içtik. Bu arada diğer masalara yapılan servislerdeki yemek çeşitlerini imrenerek izledik.

Menü çok zengin. Mutfak İtalyan mutfağı ağırlıklı olduğu için hamur işlerine özen gösteriyorlar. Ekmekleri, pizzayı salonun ortasındaki fırında hazırlıyorlar. Masaya getirilen ekmekler sımsıcak, mis gibi. Zeytinyağına banarak yemek pek güzel oluyor.

Menü et yemekleri yanında deniz ürünleriyle de zengindi. Başta enginar, kabak, patlıcan, ıspanak olmak üzere mevsim sebzelerinin değişik şekillerde kullanımına ağırlık verilmiş.Yediğimiz yemekten, servisten, lokantanın havasından pek memnun olduk. Yediklerimiz sınırlı olduğu için faturamız da hazmedilebilir ölçüdeydi. Lokanta eleştirilerinde The River Cafe’den “pahalı bir lokanta” olarak söz ediliyor.

 

Sende yorum yap