Türkiye, “fırsatı” kaçırmamalı

, , Sende yorum yap

Stephen Kinzer, 1996 Agustos ayinda The New York Times’in Istanbul bürosunun sefi oldu. New York dogumlu Kinzer, gazetecilige Boston Globe Gazetesi’nde baslamisti. Istanbul’a gelmeden önce 1983-1990 arasinda Nikaragua’da daha sonra 6 yil Bonn ve Berlin’de The New York Times Gazetesi bürosunun sefligini yapmisti. Dokuz ay önce Istanbul’dan ayrildi. Simdilerde The New York Times için kültür ve sanat olaylarini izliyor. Türkiye deneyimlerini “Crescent and Star: Between two world” (Ay ve yildiz: Iki dünya arasinda) basligi altinda bir kitapta topladi. Kitap, eylül ayinda ABD’de satisa çikacak. Stephen Kinzer, 1998 yilinda Açik Radyo’da Ömer Madra ile yaptigi bir söyleside Türk basinini degerlendirmisti. Bu ilginç söylesiyi Türkçe’lestirerek bu sütunda 4 Subat 1998 tarihinde sayin okuyucularima sunmustum. Stephen Kinzer, daha sonra Açik Radyo’da her hafta bir program yapti. Blues basligini tasiyan bu programda Amerikan müzigini tanitti. Dinletti. Bir toplanti için dokuz ay aradan sonra Türkiye’ye gelen Stephen Kinzer’in Açik Radyo’nun “Açik Gazete” programinda yeni bir söylesisi yayinlandi. Bu söylesi benim ilgimi çekti. Ömer Madra ve Serif Erol’un ilgisi ile bandini buldum. Türkçe’lestirdigim bölümlerini sayin okuyucularima sunmak istiyorum. Stephen Kinzer, Türkiye’yi anlatiyor: Türkiye’ye dokuz ay aradan sonra geldigimde birçok arkadasin isini kaybetmis oldugunu gördüm. Her rastladigim bana yüzde 20 ile yüzde 50 fakirlestigini söylüyor. Cumhuriyet’in ilk yillarinda Mustafa Kemal’in “Dervis”leri yasakladigi, dervislerin dagildigi bana anlatilmisti. Bu defa gelisimde baktim ki bu Dervisler’den biri Türkiye’ye geri dönmüs. Herkes bu Dervis’ten bahsediyor. Eylül ayinda ABD’de satisa sunulacak olan Türkiye ile ilgili kitabimda degisik konulara degindim. Atatürk, ordu, Islam, insan haklari, Yunanistan ile iliskiler gibi bölümler var. Kitabi hazirlarken önce ciddi konularda yazdim. Sonra “yahu ben Türkiye’de iken çok tatli baska anilarim da oldu, bunlari neden yazmiyorum” dedim. Ve de her ciddi bölümün arasina Türk hayatinin renkli ve tatli yanlarini ekledim. Bu hafif bölümlere “meze” adini taktim. Bogazi yüzerek geçmemi, Truva’yi ziyaretimi, Nazim Hikmet’e olan ilgiyi anlattim. Bir bölümde de rakiyi yazdim. Ilk geldigimde benim için Türkiye, sisedeki raki gibi berrakti. Türkiye’nin istikbalini parlak görüyordum. Su koydugunuzda nasil ki rakida berraklik yok olur, raki bulanir, sisli puslu hale gelir…Aynen öyle…Bir süre kaldiktan sonra benim Türkiye hakkindaki degerlendirmelerim de berrakligini kaybetti. Seffafligini kaybetti. Bulanik bir hale geldi. Türkiye’nin belki parlak bir istikbali, parlak bir gelecegi vardi ama…Hep gelecegi vardi…Bugünü yoktu. Sisede dururken berrak olan raki içmek için sulandirildiginda nasil berrakligini kaybediyor ise, Türkiye’de de hayatin içine girdiginizde berrakligi yok oluyor. Rakinin Türkiye’deki yasamada bir yeri, bir agirligi var. Raki kültürü Türk yasami ile iç içe girmis. Baska ülkelerin baska içkileri gibi rakiyi barda, bar tezgahina dayanarak ayaküstü içemezsiniz. Raki evde veya meyhanede sofraya oturularak meze ile içilir. Bu mezeler dünyanin bir baska kösesinden bir farkli parçadir. Çerkez’in tavugu, Arnavut’un cigeri, Libya’nin humusu, Yunan’in cacigi, Arap’in ekmegi, pidesi…Bu dünya mozaigi, farkliligi masanin üzerinde meze olarak bir araya gelir. Bu meze çesitliligi Anadolu’nun insan mozaiginin, insan çesitliliginin bir yansimasidir. Ne yazik ki Türkiye’nin avantaji olan bu insan mozaigi, bazilarini korkutuyor. Ürkütüyor. Raki kültürünün bir özelligi daha var. Raki içmeye baslayanlar masa üzerindeki zengin meze çesidiyle oyalanirken, farketmezler ki, ana yemek bir türlü masaya gelmez. Masa basindakiler de bunu umursamaz. Bati kültüründe masaya oturanlar için esas olan giristen sonra masaya gelecek olan ana yemektir. Herkes ana yemegi sabirsizlikla bekler. Ana yemek hedeftir. Ama Türkiye’de insanlar meze ile yetinir. Oyalanir. Ana yemegi unutur. Iste bu da, Türkiye’de yasamin bir göstergesidir. Ana yemek sofraya bir türlü gelmez. Gelemez. Kinzer diyor ki, Türkiye po
ülkeye hakim güç, hâlâ Türkler’in demokrasiye geçme olgunluguna erisemedigi inancini koruyor. Bu durum bana bir annenin çocugu ile iliskisini hatirlatiyor. Bir anne dört yasindaki çocugunun kibritle oynamamasina, cebinde çaki ile sokaga çikmamasina özen gösterir. Bu dogaldir. Fakat çocuk on yasina, yirmi yasina, otuz yasina gelince ona, “Kibritle oynama. Cebinde çaki tasima” diyemezsiniz. Ama Türkiye’de ülkeye hakim güç, otuzbes, kirk yasina gelmis çocugu “aman sokaga çikma, sokaklar çok tehlikeli” diyerek evinde tutmaya çalisan anneye benzer bir davranis içinde. Bu normal degildir. Bu degismelidir. Türkiye gibi egitime merakli, genç ve dinamik bir nüfusa sahip ülkede insanlarin hâlâ Atatürk’ün yillar önce belirttigi çagda, dünyanin bir parçasi olma hedefinin gerisinde kalacagini sanmiyorum. Bazi seyler degisecek. Zaman bu bakimdan çok önemli. Türkiye, su anda bir daha eline geçmeyecek bir firsati yakaladi. Türkiye, demokrasiye geçiste Balkanlar’a, Ortadogu’ya, Islam dünyasina Türk cumhuriyetlerine model olabilecek durumda. Bu firsat uzun süre devam edemez. Bu bir sanstir. Belki elli yil sonra Türkiye bugünkü problemlerinden kurtulabilir. Fakat o zaman çok geç olacak. Çünkü arada baska modeller öne geçecek. Degisim için Türkiye’de zamana ihtiyaç var. Ama Türkiye için zaman yok. Bu firsat kaçar ise Türkiye dünyada ikinci, üçüncü sinif ülkeler arasina yuvarlanir.

 

Sende yorum yap