Abidik – Gubidik

, , Sende yorum yap

Bir gün Ahmet Tekçe beni, eve yemege davet etti. Memnunlukla kabul ederek gittim. Karisi Hatice Hanim bana çok büyük ilgi gösterdi. Sofrada bir kus sütü eksikti. Yenildi, içildi, espriler yapildi. Geç vakitlere dogru, Tekçe beni bir köseye çekerek, çok önemli bir sey söyleyecegini bildirdi, acele etmememi istedi.
Merakla söyleyecegi seyi beklerken birden,
“Öztürk, kaç para aliyorsun? “dedi.
Bu sorudan sıkılmıştım. Çünkü aldigim paranin yüksekligi o kadar konusulmustu ki, söyleyecegim rakamla ona caka yapmis gibi olacaktim. Üstelik birlikte oynadigimiz her filmde, prodüktörler “Aman Ahmet duymasin” diye beni baski altina aliyorlardi. Ne diyebilirdim ki… Dogruyu söyleyeyim de basim belaya mi girsindi onunla bununla?
Hiç cevap vermedim. Suskunlugum ayni zamanda canimin sıkıldığını gösteriyordu. Hemen durumu anladi, kansi-na seslendi:
“Hatçe, biliyor musun Öztürk bayagi iyi paralar aliyor. “.
Sonra bana döndü, hiç beklemedigim bir soru sordu:
“Öztürk, benim menajerligimi yapar misin?”
Sasinp kaldim o an.
“Tabii, tabii Ahmet abi” diyebildim.
Ertesi günü Beyoglu 8. Noterli-gi’nden verdigi vekaletnameyle, Yesil-çam’da yillarca dedikodusu süren menajerligim baslamis oldu.
Ahmet Abi, noter araciligiyla bütün büyük firmalara bildirimde bulunarak, bundan böyle herkesin bana basvurmasi gerektigini duyurdu. Ünlü çalisma çizelgesinin bir kopyasini da verdi. Bu çizelgede ay ay, gün gün, hatta günlerin hangi saatlerinde kimlerle çalisacagi yaziliydi.
Birkaç gün sonra rahmetli Nevzat Pe-sen beni çagirarak önümüzdeki hafta içinde Tekçe’nin 6 isgünü çalismasini istedi. Büyük patirtilar sonunda kendi-siyle anlastik. Aksama Ahmet abilere gittim. Hosbesten sonra, “Eee, söyle bakalim” dedi. “Ne var ne çok?”
“Eh, bir seyler yaptik simdilik, Pe-sen’le anlastim.”
Cebimden çikardigim zarfi masaya koydum. Gözlerini açarak zarfi aldi. Içindeki üç tane binligi çikararak neseli bir biçimde gülümsedi.
“Fena dul, fena dul” diye söylendi.
sadece.
i Tekçe’nin aldigi en büyük para zaten üç bin liraydi. Hatta iki bin liraya evet dedigi çok firma vardi.
Koca sesiyle bir kahkaha atarak, kan-sina seslendi:
“Hatçe, bak sen, neler yapmis seninki. Vay kerata, peki öyleyse kaça anlastin?”
“Siz tahmin edin önce…”
Söyle saskin bir ifadeyle:
“Dört bin olmasin?”
“Hayir, biraz çikin…”
“O halde 4500 TL”
“Hayir, biraz daha…”
“4650”
“Ahmet Abi daha çikin, daha çikin…”
“Eh, bu 5000 galiba…”
“Hayir abi. Böyle küçük küçük degil, büyük büyük çik…”
Ahmet Tank Tekçe, gülümsemeyi birakti ve sıkıntılı bir ifadeyle,
“Bak Öztürk” dedi. “Sen söyle bakalim, 6000 degil ya hos…”
“Hayir abi, ona 500 daha ekle. Toplam 6500 TL.”
Der demez, dev adam, filmlerdeki gibi hinçla ayaga kalkti. Masaya olanca hiziyla yumrugu indirirken, öbür eliyle de üç bin lirayi yüzüme firlatti. Hatice
Hanim, “Ne yapiyorsun Ahmet, deli misin?” diyebildi ancak. O, hisim içinde tükürüklerini saça saça, avazi çiktigi kadar bagiriyordu:
“Bana bak oglum, dogru git ve bu avansi iade et. Benim fiyatim dört bini geçmez, anladin mi? Ben sana vur dedim, öldür demedim. Sonunda bütün filmcileri bana düsman edeceksin. Bu adamlarin üstüne bu kadar gidilmez. Insafin yok mu senin? Biz onlari kollayacagiz, onlar da bizi koruyacak… Hadi, paralan al ve mars mars…”
Kendimi caddeye nasil attim, evime nasil gittim, bilmiyorum. Sersem tavuga dönmüstüm. Güler misin, aglar misin? Fiyatini bir türlü yükseltemedigi ya da yüzü tutmadigi için bana basvuran Tekçe’nin bu hareketine asla bir anlam veremiyordum. Bu ne perhiz, bu ne lahana tursusuydu! O yillar ona çok kizmistim. Ne var ki sonraki yillarda düsündükçe, ölçüp biçtikçe, Tekçe’nin namus anlayisini, insanlik ölçüsünü, adamligini yavas yavas kavrayarak anladim ve ona olan hayranligim on kat artti.
XXX
Sayin okuyuculanm, yukaridaki hikayeyi önceki gün kaybettigimiz Öztürk Serengil’in “Yesilçam’i Benden Sorun” basligini tasiyan kitabindan aktardim. (Yesilçam’i Benden Sorun 1985, ikinci Baski 1998 AD Kitapçilik, 222 Sayfa, Milliyet Yayinlan.)
Bu hikayeyi Melih Asik’tan dinlemistim. Öztürk Serengil’in kitabini uzun süre saf ahlarda aradim. Bulamadim. Hasan Pulur ustamiz bulmus. Bana hediye etti.
XXX
Türkiye’de her sey gibi ücretler de ifratla tefrit arasinda gider gelir. Basin sektöründe yillarini harcamis emekçiler ayda 100 milyon Türk Lirasi dolayinda ücret alirken, bazi isim yapmis yazarlarin bunun 100 kati ücret aldik-lan rivayet edilir.
Bu rivayetin ne kadar dogru oldugu bilinmez ama, degerlemeler ve dedikodular tepe rakama dayandirilir.
Rivayetler bazen yakistirma bazen de üstlenme seklinde piyasada dolanip durur.
• Yakistirma seklinde olanda “-Bakiniz ona transfer parasi olarak 2 milyon dolar, aylik 50 bin dolar vermisler” denilir.
• Üstlenme seklinde olanda “-Bir milyon dolar transfer ve 50 bin dolâr aylik vereceklerini söylediler, girmedim…” denilir.”
Dostum Melih Asik ile arada sirada sohbet ederiz… Bu tip abartili rakkam-lara dayali olarak ben ona takilinin.
• Bak sana 2 milyon dolar transfer, ayda 60 bin dolara is buldum… Hadi bunu kabul et…
O bana cevap verir.
• Patron dün beni çagirdi. Bir milyon dolar hesabima yatarmis, ayligi da 20 bin dolara çikarmis… Ben yerimden memnunum. Bizim sohbetler böyle sürüp giderken Melih Asik bana Öz-türk Serengü’in kitabinda yer alan ve yukarida aktardigim hikayeyi hatirlatti.
• Sen benim basima belami mi açmak istiyorsun?.. Birileri duyup gerçek sanacak. Herkes düsman olacak.
Böylece hayal aleminden çikip, gerçege döndük. Sohbetlerde bile fantezilere yer vermekten korkup, rak-kamlari küçülttük.
Bu hikayeyi uzun süredir yazmak istiyordum, Öztürk Serengil’in ölümünde yazdim.
Gençligimizde açik hava sinemalarinda hiçbir filmini kaçinmadigimiz bize gülmeyi, hayata gülerek bakmayi ögreten çizgi ötesi bir sanatçiyi kaybettik. Allah rahmet eylesin.

 

Sende yorum yap